Hikâyeler

KİLİTLİ SANDIK

2.BÖLÜM (SIRADIŞI OLAYLAR)

Ömer Bey ile Osman sabah namazını camide eda edip, eve dönmüşlerdi. Eve geldiklerinde Hatice Hanım ile Emine sofrayı kurmuştu, kahvaltı hazırdı. Hep birlikte oturup kahvaltılarını yaptılar. Sonrasında Ömer Bey o gün ki  cüzünü okumak için Kur’anı Kerim’i alarak oturma odasına geçti. Emine mutfakta uğraşıyordu, Hatice Hanım’da Emine’ye yardım ediyordu. Elif ise bebek Abdullah ile ilgileniyordu. Osman ile Ahmet birlikte dışarı çıkıp, aşağıya indiler. Kış hazırlığı için odun kırmaya başladılar. Güneş fırsat buldukça ısıtmaya devam ediyordu. Ancak kasım soğuğunu yine hissettiriyordu. Hafif esen rüzgâr arada bir hızlanıyor, insanın içine işliyordu. Güneş bulutlarla savaş halinde arada bir kendini gösterip tekrar ortadan kayboluyordu. Osman ile Ahmet bir miktar odun kırıp, odunları kömürlüğe taşıdılar. Sonrasında Ahmet tavukları yemlemek için kaba bir miktar buğday alıp bahçeye geçti. Osman ise baltayı koymak için yüklüğe doğru gitti. Cebinden anahtarı çıkardı, kapıyı açıp yüklüğe girdi. Baltayı köşeye bırakmak için ileri doğru yürüdü. O anda kapıdan sızan ışıklar arasında, arkasında bir gölge belirdi. Birden arkasını döndü. Baktı Ahmet’i gördü. Kapının önünde öylece durup Osman’a bakıyordu, elinde odun kırarken kullandığı balta vardı. Osman elindeki baltayı bırakmak için tekrar geri döndü.
“-Sen tavukları yemlemeye gitmemiş miydin?” dedi Ahmet’e. Ahmet’ten ses gelmedi.
“-Ahmet, hadi oğlum baltayı getir.” dedi. Ahmet’ten yine ses gelmedi. Ahmet Osman’a iyice yaklaşmıştı, tam arkasındaydı. Osman baltayı bırakıp arkasını döndü, kimse yoktu. Kapıya baktı, Ahmet yoktu. Yürüdü, dışarı çıktı. Ahmet’in baltası odunların üzerindeydi, ancak Ahmet orada da yoktu. Bahçeye doğru gitti, baktı. Ahmet oradaydı, tavukları yemliyordu. Şaşkın bir halde Ahmet’e doğru yürüdü, yanına geldi, sordu.
“-Ahmet, sen yüklüğe geldin mi?” dedi.
“-Hayır baba gelmedim, burada tavukları yemliyordum.” dedi Ahmet. Osman’ın şaşkınlığına biraz korku eklendi.
“-Tamam.” dedi. Tekrar geri döndü, yüklüğe doğru yürüdü. İçeri girdi, etrafına baktı kimse yoktu. Yüklüğün kapısını kapattı, kilitledi. Bahçeye doğru gitti. Bahçenin çeşmesinden abdestini aldı. Ahmet, Osman’dan önce abdestini almıştı. Dede Ömer Bey’de aşağı indi. Hep birlikte öğle namazı için camiye gittiler.

Dede Ömer Bey, Osman ve Ahmet camiden dönmüştü. Eve çıkıp birlikte öğle yemeğini yediler. Dede Ömer Bey, Ahmet ile birlikte Kur’an okumak için oturma odasına geçti. Ömer Bey, günlük olarak Ahmet’e Kur’an öğretiyordu. Osman’da hayvanları yemlemek için ahıra indi. Hayvanların suyunu verdi. İneklerin önüne biraz saman ve yem koydu. Bakımlarını yaptı ve sonra ahırdan çıktı. Düşünceli adımlarla yavaş yavaş bahçeye doğru yürüdü. Bahçeye vardı, bir taşın üzerine oturdu. Derin düşüncelere dalmışken bir ses duyuverdi. Dönüp arkasına baktı. Arkasında sinirden gözleri parlayan ve ağzından salyalar akan iri cüsseli bir köpek vardı. Sürekli hırlama sesi çıkarıyordu. Bir müddet bakıştılar. Osman kafasında plan yapıyordu, belli ki köpeğinde bir planı vardı. Sonra Osman oturduğu yerden yavaşça doğruldu. Bunu gören köpek de hareketlendi ve bir adım attı. Osman bir anda kaçmaya başladı. Köpek de onunla aynı anda harekete geçti. Osman soluk soluğa bahçeler arasında koşuyordu. Köpek de arkasında idi. Aradaki mesafe gittikçe kapanıyor gibiydi. Hırlama sesi Osman’a artık daha net geliyordu. Osman hızını biraz artırdı ama köpek Osman’dan hızlıydı. Bir anda Osman’ı paçasından yakalayıp yere düşürüverdi. Osman düşer düşmez köpek Osman’a saldırmaya başladı. Osman yerde, köpeğin başından ve kulaklarından tutmuş olabildiğince itiyordu. Köpek hırlama sesi ile birlikte salyalarını Osman’ın yüzüne akıtıyordu. Köpeğin nefesini yüzünde hissediyordu Osman. Var gücüyle köpeği üzerinden atmaya çalışıyordu ama iri cüsseli köpeğe bir türlü gücü yetmiyordu. Boğuşmaktan kollarında derman kalmamıştı Osman’ın. Tam pes etmek üzereydi ki, “küttt” diye bir ses duydu. O sesle birlikte, köpek inlemeye başlayarak Osman’ın üzerinden indi. Ve o ses arka arkaya duyulmaya başladı. “Küt, küt, küttt…” Ve köpek inleme sesiyle birlikte koşarak oradan uzaklaştı. Osman yorgunluktan kalkamamıştı. Ve o anda Osman’a bir el uzandı. İsmail Hoca’ydı bu. Yoldan geçerken sesleri duymuş ve gelmişti. Elindeki değnekle köpeği uzaklaştırmıştı. Osman, İsmail Hoca’nın elinden tuttu ve yavaşça doğruldu.
“-Geçmiş olsun.” dedi İsmail Hoca.
“-Allah razı olsun Hocam, seni Allah gönderdi.” dedi Osman.
“-Gelmeseydin gitmiştim.”
“-Kim bilir verdiğin bir sadakanın karşılığıdır.” dedi İsmail Hoca. Gülümsediler. Birlikte yavaş yavaş köye doğru yürümeye başladılar. Osman’ın aklına sandık geldi. Osman, İsmail Hoca’ya tarlada uğraşırken kilitli bir sandık bulduğunu söyleyecekti ama vazgeçti. Söyleyemedi. Konuşarak yürümeye devam ettiler, bir müddet yürüdükten sonra köye vardılar. Birlikte ikindi namazını kılmak için Camiye geçtiler.

Osman camiden çıkıp eve geçti. Tavukları kümese koyduktan sonra ineklere bakmak için ahıra indi. Biraz bakım ve temizlik yaptı. İneklerin önüne saman koymaya hazırlanıyordu. Eğildi, bir anda ineklerden birisi bir hışımla zinciri kırıverdi. Hemen ardından diğeri, sonra diğeri… Derken bütün hayvanlar zincirlerini kırıverdiler. Hayvanların hepsi korkudan delirmişcesine ahırın içinde oradan oraya koşuyorlardı. Osman arada kalmamak ve ezilmemek için aralarından kaçmaya çalışıyordu. İneklerden biri tam Osman’a doğru geliyordu ki, Osman kendini zar zor dışarı attı. Ne olduğuna şaşırmıştı, soluk soluğa kalmıştı. Sesleri duyan Ömer Bey de aşağı inmişti. Osman olanları anlattı. Ömer Bey hafifçe ahırın kapısını araladı, içeri baktı. İneklerin hepsi yerinde sakince duruyordu. Hepsinin de zinciri sağlamdı. Osman’ın şaşkınlığı iki kat daha arttı. Biraz önce yaşadıkları, sanki hiç yaşanmamış gibiydi. Şaşkın ve düşünceli bir halde Ömer Bey ile birlikte ineklerin bakımını yaptılar. Ömer Bey eve çıktı. Osman’da sobaları yakmak için kömürlükten biraz odun, kömür aldı, yukarı taşıdı. Bütün odaların sobasını yaktı.

Akşam olmuş, hava yine bozmuş, ince ince yağmur yağıyordu. Arada bir çakan, ortalığı aydınlatan şimşek ve insanı ürperten gök gürültüsü gücün kimde olduğunu gösteriyordu. Geniş aile hep birlikte oturma odasında oturuyordu. Çay demlenmiş, herkes çaylarını yudumluyordu. Emine, bebek Abdullah’ı sallıyor, Ömer Bey ile Hatice Hanım sohbet ediyorlardı. Elif ile Ahmet, birlikte oturuyor, oynuyolardı. Her gök gürültüsünde salavat getirmeyi ihmal etmiyorlardı. Çünkü dedeleri Ömer Bey böyle öğretmişti. Osman ise bir köşede oturmuş çayını içiyor, düşünceli bakışlarla dışarıyı seyrediyordu. Dışarısı karanlıktı, yağmur yağmaya devam ediyordu. Osman dışarıyı seyrederken yine bir şimşek çakıverdi. O anda pencerenin dışında belli belirsiz bir silüet gördü Osman. Şimşekle birlikte görünüyor, ışık gittiğinde o da kayboluyordu. Birkaç kez böyle görünüverdi. Osman yerinden kalktı, oturma odasından çıkıp dış kapıya yöneldi. Dış kapıyı açtı. Etrafa baktı, kimse yoktu. Dış kapıyı kapatıp tekrar oturma odasına geçti ve yerine oturdu. Gözü hâlâ penceredeydi. Dışarı bakarken yine bir şimşek çakıverdi. Şimşekle birlikte o silüet yine göründü. Işıkla birlikte kayboldu. Aradan çok az zaman geçmişti ki yine şimşek çaktı ve o silüet yine göründü ve ışıkla birlikte kayboluverdi. Osman yine yerinden kalktı, oturma odasından çıkarak dış kapıya yöneldi. Kapıyı açtı, etrafa baktı. Hiç kimse yoktu. Biraz ilerledi, yine etrafa baktı. Hiç kimse yoktu. Döndü tekrar içeri girdi, oturma odasına geçti. Ömer Bey ile sohbete başladılar. Vakit geçmiş, yatma vakti gelmişti. Ömer Bey ile Hatice Hanım odasına geçti. Elif annesinin yanında uyumuş, Ahmet ise olduğu yerde sobanın yanında uyuyakalmıştı. Osman ikisini de götürüp yataklarına yatırdı. Bebek Abdullah çoktan uyumuştu. Emine ile Osman’da yatak odasına geçip yattılar. Aradan bir saate yakın zaman geçmişti. Osman yatakta bir anda sıçrayıverdi, korkuyla gözlerini açmaya çalıştı, açamadı. Sanki üzerinde bir ağırlık vardı ve yerinden kalkamıyordu. Ve o ağırlık Osman’ın gözlerini açmasına da izin vermiyordu. Nefesi kesiliyordu Osman’ın. Osman çığlık atıyordu, ancak onu kimse duymuyordu. Osman’ın attığı çığlık kendisine yüksek gibi gelse de sadece küçük bir inlemeden ibaretti. Nefesi gittikçe azalmaya, kalbi yavaşlamaya başlamıştı Osman’ın. O hengame arasında salavat getirmek geldi Osman’ın aklına. Salavat getirdi ve ardından sureler okumaya başladı. Okudukça rahatlıyordu sanki. Ayetel Kürsi’yi bitirdiğinde derin bir nefes alıp vererek yerinden doğruldu. Kaybolmuştu Osman’ın üzerindeki ağırlık. Osman ise nefes nefese kalmıştı. O kadar şey yaşamıştı ama Emine hiç birini duymamış, hiç birine şahit olmamıştı. Çünkü Osman’ın çığlıkları kendisinden başkasına duyulmamıştı. Biraz nefes aldı, baş ucunda duran sürahiden bir bardak su aldı ve içti. “Çok şükür, hamdolsun” diyerek yatağa tekrar uzanıverdi. Gün içinde başına gelenlerin düşüncesiyle birlikte yavaş yavaş gözleri kapandı, uyku alemine daldı.

“Buraya kadar” diyordu bir ses, “Yolun sonuna geldin” ve sürekli tekrarlanıyordu. Gözlerini zar zor araladı Osman, Emine’yi görünce heyecan ve korkuyla gözleri kocaman oluverdi. Emine, Osman’ın üzerindeydi. İki eliyle bıçağı tutuyordu ve “Buraya kadar, yolun sonuna geldin” diyordu ve tekrarlıyordu. Tam o sırada Emine bıçağı havaya kaldırdı, Osman’ın tam göğsüne saplayıverdi ve tekrarlıyordu; “buraya kadar, yolun sonuna geldin” Emine, bıçağı çıkarıp, tekrar sapladı Osman’ın göğsüne ve sonra yine… Osman kanlar içinde kalmıştı. Hiçbir söyleyemeden gözleri yavaş yavaş kapanıyordu Osman’ın. Ve o ses; “Buraya kadar, yolun sonuna geldin”

2.Bölümün sonu…